|

ANA SAYFA HABER - YORUM - EĞİTİM -
SAĞLIK - EKONOMİ - SANAT - EDEBİYAT - KİTAP - KÜLTÜR - SPOR...

Dil
Nasıl Öğrenilir?
“Neden
İngilizce konuşurken zorlanıyorum? Sıkılıyorum? Yıllarca İngilizce
dersleri, kurslar, özel öğretmenlerden sonra hala İngilizce
konuşamıyorum." diye utanan, sıkılan, kendini yetersiz hisseden
hatta suçlayan insan sayısı hiç de küçümsenemez. Bunun birçok nedeni
var. Yıllardan beri okullarımızda aldığımız İngilizce derslerini
acaba yeterince önemsedik mi? Bunun için kendi çabamızı ne kadar
gösterdik? Yabancı dilin gerekliliği günden güne artmakta. Şüphesiz
dil öğrenimi zor ve bitmeyen bir yoldur. Yoğun iş temposu ve şehir
hayatının yoğunluğu yabancı dil öğrenimini yavaşlatabiliyor. Yabancı
dil öğrenmek, ders çalışmak ve kendi kişisel çalışmamız ile
zenginleşecek ve daha hızlanacaktır. Yabancı dil eğitiminizde devam
ederken veya ara verirken dil öğreniminden uzaklaşmamak için,
yabancı dil öğreniminde dikkate alacağınız bazı küçük ve önemli
noktalar sizi İngilizce öğrenmenin sistemi hakkında yardımcı
olacaktır.
1- Yanlış yapın: “Hata yapmak, öğrenme sürecinin doğal sonucudur.”
İlkesini kabul edersek, hatalar bizi geliştirir. Öğrendiğiniz dilde
yapabileceğiniz kadar hata yapın. Her zaman doğru konuşmak durumunda
değilsiniz. İnsanlar ne dediğinizi anlayabiliyorlarsa yanlış
yapmanız en azından ilk başta önemli değildir.
2- Anlamadıysanız sorun: Başkaları konuşurken, her kelimeyi
yakalamak zorunda değilsiniz. Ana fikri anlamak genellikle
yeterlidir. Fakat anlamadığınız noktanın önemli olduğunu
düşünüyorsanız SORUN! Bu konuda bazı kullanışlı kelimeler: İngilizce
için Pardon me? Excuse me, what did you say? Could you speak more
slowly please? Did you say that... I didn''t catch that... Could you
repeat that, please? What was that? I’m sorry I didn’t hear you.
Sorry, what does "............." mean? (Fakat şunları kullanmayın:
Are you speaking English? Please open your mouth when you speak!
Give me a break!)
3- Öğrendiğiniz dili ilgi alanlarınıza sokun: İnsanlar kendilerine
ilginç gelen şeyler hakkında konuşmayı severler. Sizin ilgi
alanlarınız nelerdir? Bu konular hakkında bulabildiğiniz kadar
kelime öğrenmeye çalışın. Çevrenizdeki insanlara da nelerle
ilgilendiklerini sorun. Bu büyüleyici bir yöntemdir ve daima yeni
kelimeler öğrenmenize yardımcı olur. Böylelikle başkalarını daha iyi
anlamaya başladığınızı görürsünüz. İlgi alanları, bir bahçeye yağan
bereketli yağmurlar gibidir. Dil becerileriniz hakkında konuşmak,
daha hızlı, daha güçlü ve daha iyi öğrenmenize yardımcı olacaktır.
Bazı kullanışlı kelimeler: İngilizce için What are you interested
in? My favourite hobby is ... I really like .....ing... For many
years I have.... What I like about.....is ... What are your hobbies?
4- Konuşun ve Dinleyin
Her zaman hakkında konuşulacak bir şeyler vardır. Etrafınıza
bakının. Size garip ya da farklı gelen bir şeyler varsa hemen
konuşmaya dalın. Bu arkadaşlığınızı geliştirmenize de yardımcı
olacaktır. İnsanları dinleyin, ancak kelimelerin telaffuzunu ve
dilin ritmini yakalamak için dinleyin. Bildiğinizi mutlaka kullanın.
Pek çok dilde kelimeler birbirinden türetilmiştir. Bu durumda
kelimenin anlamını, konunun içindeki anlamından çıkarmaya çalışın.
Konuşulan dilin yerli vatandaşlarıyla konuşurken, konuşmayı
sürdürmeye çalışın. Karşınızdakinin söylediğini anlamadığınızda
paniğe kapılmayın. Ana fikri anlamaya çalışın ve konuşmayı sürdürün.
Hala anlamakta zorlanıyorsanız cümleyi tekrarlamasını isteyin.
Konuşmaya devam ederseniz, konuşmanın süreci içerisinde konu daha
anlaşılır hale gelecektir.
5- Soru sorun
Merakımızı gidermenin daha iyi bir yolu da yok zaten. Sorular
konuşmaya başlamanıza yardımcı olduğu gibi konuşmayı sürdürmenize de
yardımcı olacaklardır.
6- Kullanıma dikkat edin
Kullanım kelimesi genellikle insanların nasıl konuştuklarını
izlemektir. Bazen kullanım çok da eğlenceli bir hale dönüşebilir.
İnsanların konuşma biçimleri, kelimeleri sizin söylediğinizden
farklı telaffuz etmeleri size garip gelebilir. Kullanım en basit
şekliyle dilin genellikle ve doğal olarak nasıl kullanıldığını ifade
eder.
7- Bir not defteri taşıyın
Yanınızda daima bir not defteri ve kalem bulundurun. Yeni bir kelime
duyar ya da okursanız hemen not edin. Daha sonra bu kelimeleri
konuşmalarınızda kullanmaya çalışın. Yeni deyimler öğrenin. Çoğu
birer deyim dili olan yabancı dilleri çalışmanın, en eğlenceli
yanlarından birisi de deyimleri öğrenmektir. Bu deyimleri
defterinize yazın. Öğrendiklerinizi konuşmalarınıza uygularsanız
daha çabuk hatırlar ve konuşursunuz.
8-İngilizce TV ve film izleyin
Dinlerken mümkünse kulaklık kullanın. Böylece beyniniz, işitsel
dikkatiniz dağılmadan doğrudan kayıt yapabilir. Bu sırada filmi
anlamayabilirsiniz. Hiç önemli değil. Unutmayın, beyin doğal olarak
dil kalıplarını bir süre sonra ayrıştırma, benzetme becerisine
sahiptir. Siz dinlemeye devam edin. Bir süre sonra hiç anlamadığınız
uzun bloklar halindeki söz dizinleri kendiliğinden, anlayabildiğiniz
daha küçük parçalara ayrılacaktır. Film izlerken hoşlandığınız dil
kalıplarını yazacağınız bir defteriniz olsun. Bunları not alın ve
filmde duyduğunuz tonlamayla tekrarlayın. Bunları yeri geldikçe
kullanmaya özen gösterin. Aynı filmi birden çok kez izleyin.
Filmin sesini kısın. Kişilerin ne söylediklerini hatırlamaya
çalışın, seslerini zihninizde canlandırın. Filmdeki kişilerin ne
dediği kadar nasıl söylediği de çok önemlidir. Bu nedenle kişilerin
beden dillerine, mimiklerine, tonlamalarına, özellikle dudak
hareketlerine dikkat edin. Yeni öğrendiğiniz dil kalıplarını onlar
gibi konuşarak yüksek sesle prova edin, tekrarlayın. Kendi kendinize
konuşun. Mümkünse kendi sesinizi kaydedin.
Dinleyin. Filmdeki ile kıyaslayın. Mükemmelliği yakalayana kadar
devam edin. Film ekranını görmeyecek şekilde oturun. Sadece sesleri
dinleyin. Seslerden hangi sahne olduğunu zihninizde canlandırmaya
çalışın. Çıkaramadığınız durumlarda ekrana bakabilirsiniz. Tüm bu
alıştırmalar keyifle tek başına yapabileceğiniz alıştırmalardır.
9- Bir şeyler okuyun
Başka bir dili öğrenmenin en iyi üç yolu: Okumak, okumak ve
okumaktır. İngilizce kitap, dergi, gazete, broşür ne bulursanız
okuyun. Yanınızda tıpkı film seyrederken olduğu gibi küçük bir cep
defteriniz olsun. Beğendiğiniz ve kullanabilmeyi istediğiniz dil
kalıplarını, sözcükleri içinde bulunduğu cümle ile birlikte
defterinize yazın ve tekrarlayın. Bir kalıp veya sözcüğün sizin
olması demek, onu uzun dönemli hafızaya atmış olmanız demektir.
Bellek ile ilgili araştırmalar, yeni bir bilginin uzun dönemli
belleğe yerleşebilmesi için en az 7 kez tekrar edilmesini
gerektiğini belirtir.
10-İngilizce Şarkılar Öğrenin
Şarkı sözlerinin anlamlarını araştırın, öğrenin. Şarkı sözlerini
yazın. Ezberleyin. Birlikte söyleyin. Söylerken anlamını düşünün. Ne
kadar çok şarkı öğrenirseniz dil alanınızın sınırlarını o kadar
geliştirirsiniz. Özellikle sağ beyin işlevi olan ritim/müzik zekası
ve ritim hafızası, sol beyin işlevi olan sözel zeka ve hafıza ile
birlikte tetiklendiğinde öğrenme çok uzun dönemli olarak
gerçekleşir. Bu anlamda, şarkılar ile dil becerinizi geliştirmek
sizin için hem çok zevkli, hem de beyin uyumlu bir tekniktir. Sonuç
ise mükemmeldir. İngilizce konuşabileceğiniz ve duyabileceğiniz
ortamlarda bulunun. Gazeteler, dergiler, tabelalar, reklamlar,
otobüslerin üzerindeki şeritler ve daha ne bulursanız okuyun.
11- Sabırlı olun
Herkesin bir ikinci yabancı dil öğrenebileceğini unutmayın, gerçekçi
ve sabırlı olun, dil öğrenmenin zaman ve sabır istediğini akıldan
çıkarmayın.
12- Farklı kültürlerle tanışın
Yeni bir dil öğrenmek aynı zamanda yeni bir kültürü de öğrenmektir:
Kültürel kurallara karşı rahat olun. Yeni bir dil öğrenirken o
kültürün size katı gelebilecek kural ve alışkanlıklarına karşı da
duyarlı olun. Öğrenmek için konuşmanız gerekir. Sınıfta ya da sınıf
dışında soru sormaktan çekinmeyin.
13- Sorumluluk alın
Kendi dil öğrenim sürecinizden kendiniz sorumlusunuz. Yabancı dili
öğrenirken, öğretmenin, kursun ve kitabın elbette ki önemi vardır
ancak "en iyi öğretmenin yine kendiniz" olduğu kuralını unutmayın.
İyi bir öğrenim süreci için amaçlarınızı tespit etmeli ve sizi
amaçlarınıza ulaştıracak çalışmaları yapmalısınız.
14- Öğrenme şeklinizi organize edin
Organize edilmiş şekilde öğrenmek, çalıştığınız şeyleri
hatırlamanıza yardımcı olacaktır. Sözlük ve iyi kurs materyalleri
kullanın.
15- Sınıf arkadaşlarınızdan da öğrenmeye çalışın
Aynı sınıftaki diğer öğrencilerin sizinle aynı seviyede olması
onlardan bir şeyler öğrenemeyeceğiniz anlamına gelmez.
16- Hatalarınızdan öğrenmeye çalışın
Hata yapmaktan korkmayın, herkes hata yapabilir. Eğer soru
sorarsanız hatalarınızı yabancı dili öğrenmede kendiniz için bir
avantaj haline getirebilirsiniz.
17- Öğrendiğiniz dilde düşünmeye çalışın
Örneğin bir otobüste giderken nereye gittiğinizi, nerede olduğunuzu,
kendinize o dilde tarif edin. Böylece hiçbir şey söylemeden
içinizden dil pratiği yapmış olursunuz.
18- Son olarak dil öğrenirken eğlenin
Öğrendiğiniz cümle ve deyimlerle değişik cümleler yapın. Sonra
yaptığınız cümleyi günlük bir konuşma esnasında deneyin, bakalım
yerinde kullanabilecek misiniz? Hayatın tecrübeden ibaret olduğu
söylenir yani yabancı dil öğrenmek tamamıyla tecrübeler bütünüdür.
• Evet.
[Türkçesi]
Yes. [İngilizcesi]
“Yes.” [Türkçe okunuşu]
• Hayır. [Türkçesi]
No. [İngilizcesi]
“No.” [Türkçe okunuşu]
• Evet
elbette.
Yes of course.
“Yes of kors.”
• Lütfen.
Please.
“Pliiz.”
• Pekâla / Tabî / Hemen.
All right. / Certainly.
“Ol rayt.” / “Sörtınli.”
• Maalesef (ne yazık ki) olmaz.
I am sorry, I can’t.
“Aym sori, ay kant.”
• Bu nedir?
What is this?
“Vat iz dis?”
• Bu ne içindir?
What is this for?
“Vat iz dis for?”
• Bu yazmak içindir.
This is for writing.
“Dis iz for rayting.”
• Şu nedir?
What is that?
“Vat iz det?”
• Bunlar nedir?
What are these?
“Vat ar diiz?”
• Şunlar nedir?
What are those?
“Vat ar douz?”
• Doğru mu?
Is it correct?
“İz it korekt?”
• Doğru mu?
Is that right?
“İz det rayt?”
• Evet, doğru.
Yes, it is correct.
“Yes it iz korekt.”
• Hayır, doğru değil.
No, it is not correct.
“No, it iz nat korekt.”
• Tamam.
Okey / OK.
“Okey.”
• İmdat!
Help!
“Help!”
• Bana
yardım edin!
Help me!
“Help mi!”
• Anlamadım.
I didn’t understand.
“Ay didınt andırstend.”
• Bu ne demektir? / Bunun anlamı nedir?
What does it mean?
“What daz it miin?”
• Bunu bana (benim için) çevirebilir misiniz?
Can you translate this for me?
“Ken yu transleyt dis for me?”
• Eğer yavaş konuşursanız sizi anlayabilirim.
I can understand if you speak slowly.
“Ay ken andırstend if yu spik slovli.”
• Bay
Mr.
“Mistır”
• Bayan (evli)
Mrs.
“Misiz”
• Bayan (evli olmayan, bekâr)
Miss.
“Mis”
• Evet efendim.
Yes sir.
“Yes sör.”
• Evet hanımefendi.
Yes madam.
“Yes medım.”
2. HÂL
- HATIR SORMA
(GREETINGS)
• Nasılsınız?
How are you?
“Hav ar yu?” ya da “hav aa yu?”
• İyiyim, teşekkürler.
Fine, thanks.
“Fayn tenks.”
• Ben iyiyim, ya siz?
Fine thanks, and you?
“Fayn tenks, end yu?”
• Çok iyiyim, teşekkür ederim.
Very well, thank you.
“Veri vel tenk yu.”
• Maalesef (ne yazık ki) iyi değilim.
Not very well, I am afraid.
“Nat veri vel ay em efreyd.”
• Oğlunuz (kızınız) nasıl?
How is your son (daughter)?
“Hav is yor san (dootır)?”
• O iyi, teşekkür ederim.
He is (she is) fine, thank you.
“Hi iz (şi iz) fayn, tenk yu.”
• Çocukların var mı?
Do you have kids?
“Du yu hev kids?”
• Erkek ya da kız kardeşin var mı?
Do you have any brothers or sisters?
“Du yu hev eni bradırs or sistırs?”
• Evet bir kızım var.
Yes a daughter.
“Yes e doğtır.”
• Hayır ama ileride olsun isterim.
No, but I’d (would) like to someday.
“No, bat ayd layk tu samdey.”
• Benden küçük bir kız kardeşim var.
I have a younger sister.
“Ay hev e yangır sistır.”
• Babanız nasıl?
How’s your father keeping?
"Havz yor fadır kiping?"
• Kendini pek iyi hissetmiyor.
He’s not feeling very well.
“Hiz nat fiİling veri vel.”
• Neyi var?
What’s wrong with him?
"Vats rong vit him?"
• Sanırım çok fazla çalışıyor.
I think, he’s been overworking.
"Ay tink hiz biin ovırvorking."
• Umarım yakında iyileşir.
I hope, he soon gets over it.
"Ay hop hi sun gets ovır it."
• Çok teşekkür ederim. Kendisine ileteceğim.
Thank you very much. I’ll pass it on.
"Tenk yu veri maç. Ayl pas it on."
• Anneniz nasıl?
How’s your mother?
"Havz yor madır?"
• ....’yi bu aralar görmedim. Nasıl?
I haven’t seen ... for some time. How is he/she?
"Ay hevınt siin … for sam taym. Hav iz hi/şi?"
• Aslında, hasta.
As a matter of fact, he / she is ill.
"Ez e metır of fekt, hi / şi iz il."
• Gerçekten mi? Sorun nedir?
Really? What is the trouble?
“Rili? Vat iz dı trabıl?”
• Onun (bay/bayan) ...’ında bir ağrı var.
He/she has got a pain in his/her ...
“Hi / şi hez gat e peyn in hiz / hör ....”
• Geçmiş olsun.
Get well soon.
“Get vel suun.”
Ek bilgiler (additional information)
How are you?
How is it going?
How have you been?
How is life?
cümleleri nasılsınız anlamı taşır.
Bu soruya:
Very well.
OK.
I’m OK.
I’m all right.
All right.
Not bad.
Just fine.
Fine.
Pretty good.
Nothing much.
gibi karşılıklar verilebilir.
DEYİMLER
a drop in the ocean devede kulak
Two thousands may be considered to be a lot, but it is a drop in the
ocean compared to the millions that need to be spent.
İki bin çok gibi düşünülebilir, fakat ödenmesi gereken milyonlarla
karşılaştırıldığında devede kulak kalıyor
A fifty-fifty chance
yarı yarıya şans
George has a fifty-fifty chance of winning the race.
George'un yarışı yarı yarıya kazanma şansı var
a little bird told me
kuşlar söyledi
Who told you I'd got the job? "Let's just say a little bird told me
so."
Bu işe girdiğimi sana kim söyledi?" "Kuşlar söyledi diyelim."
a man of his word
sözünün eri
You can trust Robert as he is a man of his word.
Roberta güvenebilirsin, çünkü o sözünün eridir.
Able to breath easily /freely again
rahat bir nefes almak
I have passed all my final exams, so I am able to breath easily
again.
Tüm final sınavlarımı geçtim, bu yüzden rahat bir nefes alabilirim.
add fuel to the fire
yangına körükle gitmek
When Amanda's sister- in- law joined the argument and criticized
her, she really added fuel to the fire.
Amanda'nm görümcesi, tartışmaya girip onu eleştirdiğinde, gerçekten
yangına körükle gitmiş oldu.
add insult to injury
düşene bir tekme daha atmak
While Katy was driving, she crashed the other car on the back and
her father said she was a hopeless driver, he added insult to injury.
Katy araba kullanırken, diğer arabaya arkadan çarptı ve babası onun
umutsuz bir sürücü olduğunu söyledi. Düşene bir de tekme attı.
afraid of one's own shadow
kendi gölgesinden korkmak
There is no need to worry about my dog because it is afraid of its
own shadow even though it is a pit bull.
Köpeğimle ilgili endişe duymana gerek yok, çünkü her ne kadar pit
bull da olsa, kendi gölgesinden korkar.
Afraid of one's own shadow
gölgesinden korkmak
Jessica was even afraid of her own shadow since the thieves broke
into her house.
Evine hırsızlar girdiğinden beri Jessica kendi gölgesinden bile
korkar oldu
After all
ne de olsa, her şeye rağmen
He can't smoke. After all, he is a boy of 10
Sigara içemez, ne de olsa 10 yaşında bir çocuk.
Back the wrong horse
yanlış tarafı desteklemek, yanlış ata oynamak
We lost the election because we backed the wrong horse.
Seçimi kaybettik, çünkü yanlış tarafı destekledik.
Back to the salt mines
kürkçü dükkanına dönmek, işine dönmek
I travelled all around the world, but finally I backed to the salt
mines.
Tüm dünyayı dolaştım, ama sonunda kürkçü dükkanına geri döndüm
Bad blood
düşmanlık, kızgınlık
Tom and Jim always quarrel. There is bad blood between them since
childhood.
Tom ve Jim daima tartışırlar. Çocukluktan beri aralarında bir
düşmanlık var.
bag of bones
bir deri bir kemik
She has lost so much weight that she is turning into a bag of bones.
O kadar çok kilo verdi ki; bir deri bir kemik kaldı.
Balance the books
hesapları dengelemek
The accountant is trying to balance the books of the company
Muhasebeci şirketin hesaplarını dengelemeye çalışıyor.
Bare one's soul
içini dökmek
Kimberley mentioned about her most personal problems to Mary. She
bared her soul to her. Kimberley, Mary'e en kişisel problemlerinden
bahsetti. Ona içini döktü.
bark up the wrong tree
yanlış kapıyı çalmak
I know you think Suzan stole your money, but she didn't. You are
barking up the wrong tree. Parayı Suzan'ın çaldığını düşündüğünü
biliyorum, fakat o yapmadı. Yanlış kapıyı çalıyorsun.
Bark up the wrong tree
yanlış kapıyı çalmak, yanlış taşın altına bakmak
The police claim that they will find the murderer, but they are
barking up the wrong tree. Polis katili bulacağını iddia ediyor, ama
yanlış taşın altına bakıyorlar
be a breeze çocuk oyuncağı olmak
Do not think that learning English will be a breeze.
İngilizce öğrenmenin çocuk oyuncağı olacağını düşünme.
be a copycat
taklitçi olmak
Whatever Mary does, Vanessa does; she is really a copycat.
Mary ne yaparsa, Vanessa da onu yapar; o tam bir taklitçi.
cannot change a leopard's spots
huylu huyundan vazgeçmez
Dan always leaves his room in mess, and his mother always warns him
about it. He promised to tidy his room but his mother again found
his room in mess, in other words, you cannot change a leapers' spot.
Dan her zaman odasını dağınık bırakır ve annesi her zaman onu
uyarır. Bu sefer, annesine odasını toplayacağına dair söz verdi ama
annesi odayı yine dağınık buldu. Diğer bir deyişle, huylu huyundan
vazgeçmez.
cards stacked against one
Şans yüzüne gülmemek, kartlar ondan yana değil
Sue has always dreamt to be the prom queen. But lately, she gained a
lot of weight and there are some prettier girls than her. So cards
stacked against her.
Sue her zaman mezuniyet gecesinin kraliçesi olmak istemiştir ama son
zamanlar çok kilo aldı ve ondan daha güzel kızlar var, yani kartlar
ondan yana değil.
Cat got your tongue?
Dilini mi yuttun?
Why don't you speak? Cat got your tongue? Your silence is suspicious!
Neden konuşmuyorsun? Dilini mi yuttun? Sessizliğin kuşku veriyor.
Come apart at the seams
Alt üst olmak. Çok kötü duruma düşmek.
When the doctor told Brian that he developed lung cancer, he came
apart at the seams.
Doktor Brian'a akciğer kanseri olduğunu söylediği zaman, Brian alt
üst oldu.
Come down like a ton of bricks
öfke ile üzerine yürümek
Tom's father will come down on him like a ton of bricks when he
learns that Tom has failed in the exam again.
Tom'un babası oğlunun sınavda tekrar başarısız olduğunu öğrenince
öfkeyle üzerine yürüyecek.
come to one's senses
(baygınlık vb.den sonra) kendine gelmek, aklı başına gelmek
As it was so hot yesterday, she fainted but she soon came to her
senses
Dün hava çok sıcak olduğu için bayıldı ancak çok geçmeden kendine
geldi.
come up roses
güllük gülistanlık olmak
We had difficult times, but now, everything is coming up roses.
Zor zamanlar geçirdik, ama şimdi, her şey güllük gülistanlık oluyor.
cut someone to the quick
birini acı sözlerle üzmek, ciğerine işlemek, içine oturmak
Your heartless comments cut me to the quick.
Acımasız yorumların benim ciğerime işledi.
cut the apron strings
bağları koparmak
Rob finally cut the apron strings and moved away from home into his
own apartment.
Ron nihayet bağları kopardı ve evden ayrılarak kendi dairesine
taşındı.
day by day
günden güne
Mary is getting better day by day
Mary günden güne iyileşiyor.
do back-breaking work
hamal gibi çalışmak, yorucu iş yapmak
Labourers were paid $2 a day for doing such back-breaking works.
İşçiler, böylesine yorucu işleri yaparak günlük 2 dolar
kazanıyorlar.
do the footwork
ayak işlerini yapmak
He told me he was fed up with doing the footwork for Jane.
Bana, Jane'in ayak işlerini yapmaktan bıktığını söyledi.
draw a blank
hava almak, hiçbir cevap alamamak
Tom seems to be so sad these days. I asked his best friend Jack
about his problems, and I just drew a blank Tom bugünlerde çok üzgün
görünüyor. En yakın arkadaşı Jack'e onun sorunları hakkında soru
sordum ve sadece havamı aldım.
Drink like a fish
Sünger gibi içmek, çok içki içmek.
Johnny consumes regularly a lot of alcohol. He drinks like a fish.
Johnny devamlı çok içki tüketiyor. Johnny sünger gibi içer.
duck the issue
safı oynamak, bilmezlikten gelmek
When I told him that I knew about that girl who had been with him
the previous night, he tried to duck the issue, but he couldn't.
Geçen gece birlikte olduğu kızı tanıdığımı söylediğimde, safı
oynamaya çalıştı ama yapamadı.
Eat like a horse
Fil gibi yemek. Ayı gibi yemek.
Jack is 150 kg since he eats like a horse.
Jack fil gibi yediği için 150 kilo.
every now and then
arada sırada
You had better visit your grandparents every now and then.
Büyük anne ve büyük babanı arada sırada ziyaret etsen iyi edersin.
Eyes are bigger than one's stomach
Gözü doymamak. Yiyebileceğinden daha fazla yiyecek isterken
kullanılır.
Betty ordered too many things to eat. I think her eyes were bigger
than her stomach.
Betty yemek için çok fazla şey istedi. Bence gözü doymadı.
face up to something
göğüs germek, cesaretle karşılamak
He never faces up to difficulties, he always avoid to what is
unpleasant.
O, hiçbir zaman zorluklara göğüs germez, her zaman hoş olmayan
şeylerden kaçınır.
Fair shake
eşit fırsat, hakkını almak
When Bobby's mother cut the cake, everyone in the birthday party got
a fair shake. When Bobby's mother cut the cake, everone in the
birtday party got a fair shake.
fairweather friend
iyi gün dostu
Bahar stayed for lunch but she didn't help me to prepare it. She was
just a fair-weather friend.
Bahar öğle yemeğine kaldı fakat onu hazırlamada bana yardım etmedi.
O sadece iyi gün dostuydu.
Fall apart
Dağılmak, hayatı kararmak.
When the team lost the final match, they fell apart.
Takım final maçını kaybettiğinde dağıldı.
fall down on the job
işleri kötü gitmek, işinde başarısızlığa uğramak
The local authority is falling down on the job of keeping the
streets clean.
Yerel yönetim sokakları temiz tutma konusunda başarısızlığa uğradı.
Feel blue
Morali bozuk olmak. Üzgün olmak.
Kate lost her new leather jacket; so, she is feeling blue.
Kate yeni deri ceketini kaybetti bu yüzden morali bozuk.
feel like a fish out of water
sudan çıkmış balığa dönmek
All the other students in the classroom had rich or middle- class
parents, and she was beginning to feel like a fish out of water
among them.
Sınıftaki diğer tüm öğrenciler ya zengin ya da orta halli ailelere
sahiplerdi, onların arasında kendini sudan çıkmış balık gibi
hissetmeye başlıyordu.
Feel like a million bucks
Çok iyi hissetmek.
I was tired but after a shower and a good dinner I feel like a
million bucks now.
Yorgundum ama iyi bir akşam yemeği ve duştan sonra şimdi kendimi çok
iyi hissediyorum.
feel like a million dollars
bomba gibi hissetmek
A quick swim in the morning makes him feel like a million dollars.
Sabahları yüzmek onun kendini bomba gibi hissetmesini sağlıyor.
feel something in one's bones
içine doğmak
I couldn't pass the test. I felt it in my bones.
Testi geçemedim. İçime doğmuştu.
Get away with murder
yanına kar kalmak
Quentin got away with murder. He knew he shouldn't have left the
apartment until his parents came, He did, but his parents said
nothing to him.
Quantin'in yaptığı yanına kaldı. Anne babası gelene kadar evden
ayrılmaması gerektiğini biliyordu. Ayrıldı ama annesi ve babası bir
şey demedi.
Get burned
başını yakmak
Mary has a unhappy marriage, she got burned by getting married.
Marry'nin mutsuz bir evliliği var, evlenerek başını yaktı.
Get off someone's back
rahat bırakmak, yakasından düşmek
If you warn him to stop criticizing and bothering you, he will get
off your back.
Seni eleştirmesi ve rahatsız etmesine son vermesi için onu
uyarırsan, yakandan düşecektir.
get on one's nerves
sinirine dokunmak, uyuz etmek
His gazing at me gets on my nerves.
Bana dik dik bakması sinirime dokunuyor.
Get one's feet wet
ilk kez denemek, ilk kez deneyimlemek, başlamak
Ethan has just started his new job. He's just getting his feet wet.
Ethan işine daha yeni başladı. Bu işi ilk kez deneyimliyor.
Get something off one's chest
içini dökmek, yüreğini açmak
Judy has some issues with her father, she wants to get off one's
chest.
Judy'nin babasıyla ilgili sorunları var. Judy içini dökmek istiyor.
Get up on the wrong side of the bed
sol tarafından kalkmak; aksilik, huysuzluk etmek
A: What is wrong with you today? You seem to get up on the wrong
side of the bed.
B: I get a bad start today and it has been continuing all day.
A: Senin neyin var bugün? Sol tarafından /ca//c/nış gibisin.
B: Güne kötü başladım ve öyle devam ediyor.
Give and take
karşılıklı anlayış, karşılıklı özveri, fedakarlık
I have had many problems with my roommate. After a lot of give and
take, we are able to understand each other and find mutual
agreement.
Ev arkadaşımla sorunlar yaşıyorduk. Pek çok özveriden sonra
birbirimizi anlayabildik ve karşılıklı bir anlaşmaya vardık.
Give someone a piece of one's mind
ağzına geleni söylemek, birine verip veriştirmek
She spoke angrily with the manager. She gave him a piece of her mind
by saying she has had enough of him being told off.
Müdürle çok sinirli bir şekilde konuştu. Azarlanmaktan usandığını
söyleyerek müdüre ağzına geleni söyledi.
Give someone the ax
işten atmak
Lily's boss gave her the ax. One morning with no reason, she was
fired.
Lily'nin patronu onu işten attı. Bir sabah, hiçbir sebep olmaksızın,
kovuldu.
hand in hand
el ele
In the park everyone was walking hand in hand
Parkta herkes el ele dolaşıyordu.
hand is dealt
başa gelen çekilir, olan oldu
Ted broke up with his girlfriend, but after a while, he regretted to
do so. He wanted to see his ex girl friend again but found out that
she was already engaged to some other guy. There was nothing to do,
the hand was dealt.
Ted kız arkadaşından ayrıldı ve kısa süre sonra bunu yaptığına
pişman oldu. Eski kız arkadaşını tekrar görmek istedi ama onun başka
biriyle nişanlandığını öğrendi. Yapacak bir şey yoktu, olan olmuştu.
Handle someone with kid glove
gözü gibi sakınmak, pamuklara sararak sakınmak
She is very sensitive and it is better to be careful about her. We
have to handle her with kid glove.
Çok hassastır, ona dikkat etsen iyi olur. Onu gözümüz gibi
sakınma\\y\z.
hang in there
dişini sıkmak, dayanmak
My work is not making a lot of money, but I am hanging in there.
İşim çok fazla para kazandırmıyor, fakat dişimi sıkıyorum.
Have a bone to pick with someone
birisiyle ufak bir meselesi olmak, ufak bir sorunu olmak
I have a bone to pick with Mike. I need to talk to him. He spent
some of the money which we have been saving for the chanty and it
made me angry.
Mike ile ufak bir sorunumuz var. Onunla konuşmam gerekli. Dernek
için topladığımız paranın bir bölümünü harcamış ve bu beni çok
kızdırdı.
have a green thumb
bitkilerden iyi anlayan biri olmak
As Mary has a beautiful garden and can make anything grow, everybody
says she has a green thumb.
Mary güzel bir bahçeye sahip olduğu ve her türlü şeyi
yetiştirebildiği için, herkes onun bitkilerden iyi anlayan biri
olduğunu söylüyor.
Have a head on one's shoulders
Akıllı olmak, becerikli olmak
Greg has a head on his shoulders. I always ask his for advice
whenever I am in difficulty.
Greg akıllıdır. Ne zaman zorda olsam, onun tavsiyesini alırım.
have a heart
insaflı olmak, insaflı davranmak
If Anne had a heart, she'd volunteer to help us on the chanty drive.
Anne insaflı o/saydı, yardım dağıtırken bize yardım etmeye gönüllü
olurdu.
have a heart of gold
altın gibi bir kalbi olmak
You think Tom stole your watch? Impossible! He has a heart of gold.
Saatini Tom'un çaldığını mı düşünüyorsun? İmkansız! Onun altın gibi
bir kalbi vardır.
have a heart of stone
taş kalpli olmak
He wouldn't help his own mother if she needed it -he's got a heart
of stone.
Eğer yardıma ihtiyacı olursa, kendi annesine de yardım etmez ? taş
kalplidir.
In the prime of life
hayatının baharında
Tom died of a heart attack in the prime of life.
Tom hayatının baharında kalp krizinden öldü.
Join forces
Birlikte çalışmak, güçlerini birleştirmek
Paul is really good at playing piano and Natasha is really good at
singing. Paul joined forces with Natasha and they started a band.
Paul çok iyi piyano çalıyor ve Natasha çok iyi şarkı söylüyor. Paul,
Natasha ile güçlerini birleştirdi ve bir müzik grubu kurdular.
Jump down someone's throat
birine veryansın etmek
Stop criticizing me severely and be careful not to talk without
thinking, that is, don't jump down my throat. Beni sert bir şekilde
eleştirmeye son ver ve düşünmeden konuşmamaya dikkat et, yani bana
veryansın etme.
jump out of the frying pan into the fire
yağmurdan kaçarken doluya tutulmak
Many girls running away from their homes discover they have jumped
out of the frying pan into the fire. Evden kaçan pek çok kız,
yağmurdan kaçarken doluya tutulduğunu anlıyor.
keel over
pat diye düşmek
Suddenly Ms.Brown keeled over. She had had a heart attack.
Ms Brown aniden pat diye düştü. Kalp krizi geçirmişti.
Keep a civil tongue
kibar davranmak, terbiyeli konuşmak
You are being rude. I won't let you talk like that. Keep a civil
tongue in your head.
Gittikçe kabalaşıyorsun. Bu şekilde konuşmana izin veremem.
Terbiyeli konuş.
keep a stiff upper lift
cesur olmak, paniğe kapılmamak
Mary always keeps a upper lift. She never loses her control
Mary her zaman serin kanlıdır. Asla kontrolünü kaybetmez.
Keep a stiff upper lip
Soğukkanlı olmak
When Patti's fiancee said that he wanted to break up with her, she
kept a stiff upper lip and stayed calm.
Patti'nin nişanlısı ondan ayrılmak istediğini söylediğinde, Pati
soğukkanlı ve sakindi.
keep a straight face
ciddi durmak, surat asmak
It's hard to keep a straight face, when Barney tells his adventures.
Barney maceralarını anlatırken, ciddi durmak çok zor.
keep late hours
geç saate kadar ayakta durmak
Julia is always tired because She keeps late hours.
Julia her zaman yorgun çünkü gece geç saatlere kadar ayakta duruyor.
keep on an even keel
sakin olmak
If Abdul can keep on an even keel and not panic. He will be alright.
Eğer Abdul sakin olabilir ve paniklemezse, iyi olacak.
keep one's chic up
Korkmamak, cesaretle karşılamak
Keep your chin up, Antony, Things will get better.
Korkma Antony, her şey düzelecek.
Keep one's chin up
Moralini bozmamak (kötü bir durumda), cesaretle karşılamak
When Betty learned that she had failed the course, she kept her chin
up.
Betty dersten kaldığını öğrenince, moralini bozmadı.
keep one's nose to the grindstone
dirsek çürütmek, harıl harıl çalışmak
After keeping his nose to the grindstone for years in order to be a
doctor, he finally achieved his goal
Yıllarca doktor olabilmek için dirsek çürüttükten sonra, sonunda
amacına ulaştı.
land on one's feet
dört ayak üzerine düşmek
I was able to land on my feet even though our company had recently
gone bankrupt.
Şirketimiz kısa süre önce iflas etmiş olmasına rağmen, dört ayağımın
üzerine düşebildim.
Lay one's cards on the table
gizlisi saklısı olmamak, açık oynamak
At first, Sindy didn't want to say Jimmy that she was married once,
but then she laid her cards on the table.
İlk başlarda, Sindy Jimmy'e bir kere evlendiğini söylemek istemedi,
ama sonra açık oynadı.
lead someone by the nose
parmağında oynatmak
You do whatever he wants. Don't let him lead you by the nose.
O ne isterse yapıyorsun. Onun seni parmağında oynatmasına izin
verme.
Leave a bad taste in one's mouth
kötü izlenim bırakmak, kötü etki bırakmak
The whole holiday wasn't unpleasant. The place where she stayed was
nice, but the people whom she went together left a bad taste In her
mouth.
Tüm tatil hoş değildi. Kaldığı yer hoştu, fakat beraber gittiği
insanlar onda kötü bir etki bıraktı.
Leave no stone untunned
Çalmadık kapı bırakmamak
When Angela's little baby got sick, Angela looked helplessly for
help, she left no stone untunned.
Angela'nın küçük bebeği hastalandığında, Angela çaresiz şekilde
yardım aradı, çalmadık kapı bırakmadı.
Leave one's mark
damgasını vurmak
William Shakespeare left his mark on literature world.
William Shakespeare edebiyat dünyasına damgasını vurdu.
leave someone high and dry
yüz üstü bırakmak
Ann agreed to be our treasurer last week, but now, she tells us she
changed her mind. She leaves us high and dry.
Ann geçen hafta bizim mali işler sorumlumuz olmayı kabul etti, fakat
şimdi fikrini değiştirdiğini söylüyor. Yani, bizi yüzüstü bırakıyor.
Leave someone in peace
Birini rahat bırakmak
Credit card debts didn't leave Barney In peace.
Kredi kartı borçları Barney'i rahat bırakmadı.
Leave speecless
Nutku tutulmak
When ı see Grand Canyon, it really amazed me with it's enormity. I
was left speechless.
Büyük Kanyon'u gördüğümde, beni muazzamlığıyla çok şaşırttı. Nutkum
tutuldu.
leave things about
(eşyayı) ortada bırakmak, ötede beride bırakmak.
You are such a messy boy! You always leave things about.
Sen ne kadar dağınık bir çocuksun! Eşyalarını her zaman dağınık
bırakıyorsun.
make a beeline for
kestirmeden gitmek, çabucak yapmak
Jackson came into the kitchen and made a beeline for the cookies.
Jackson mutfağa geldi ve çabucak kurabiyelere yöneldi.
make a fuss
mesele çıkarmak, yaygara koparmak
Don't make a fuss for nothing Hiç yoktan yaygara çıkartma.
make a long story short
lafı fazla uzatmamak
I don't like talking too much. To make a long story short I will let
you know the rules that you have to obey in order.
Fazla konuşmayı sevmem. Lafı uzatmamak için uymak zorunda olduğunuz
kuralları bildiriyim.
make a mess of
çorba etmek, karıştırmak
In the exam, she couldn't remember the formulas. She made a mess of
answer.
Sınavda, formülleri hatırlayamadı. Cevapları karıştırdı.
Make a pig out of oneself
Domuz gibi tıkınmak. Çok yemek yemek.
Helen had three pizzas, two orders of French fries and two
milkshakes. She made a pig out of herself.
Helen üç pizza, iki porsiyon patates kızartması yedi ve iki
milkshake içti. Helen domuz gibi tikindi.
make a scene
olay çıkarmak
When Sally found a fly in his drink, she started to make a scene.
Sally içeceğinde sinek bulduğunda, olay çıkarmaya kalktı.
make a scene
rezalet çıkarmak
Keep quite, don't make a scene at the moment
Sessiz ol, şu an rezalet çıkartma.
make ends meet
idare etmek
David has to work at two jobs to make ends meet.
David idare edebilmek için iki işte çalışmak zorunda.
make eyes at
kaş göz etmek
Sally spent the whole evening making eyes at Stephen.
Sally bütün geceyi Stephen'a kaş göz ederek geçirdi.
make oneself at home
kendi evindeymiş gibi hareket etmek, rahatına bakmak
I will leave you alone and you can make yourself at home.
Sizi yalnız bırakacağım, rahatınıza bakınız.
Nail in someone's or something's coffin
Sonunu hızlandırmak, tabutuna çivi çakmak
The last complaint about Jim was a nail in his coffin and it caused
him to be sacked.
Jim hakkındaki son şikayet Jim'in sonunu hızlandırdı ve onun
kovulmasına neden oldu.
Nail one's colours to the mast
Teslim olmamak, dişini tırnağına takmak
Despite of the difficulties Mary nailed her colours to the mast and
did not give up.
Zorluklara rağmen Mary dişini tırnağına taktı ve pes etmedi.
Name of the game
Asıl sorun, asıl mesele
The name of the game is to sell this product, thinking about other
things are small details right now.
Asıl mesele bu ürünü satmak, şu anda diğer şeyleri düşünmek küçük
ayrıntı.
Name someone after someone else
Başkasının adını koymak
They named the new born baby after his grandfather John.
Yeni doğan bebeğe büyük babası John'un adını verdiler.
Neck and neck
At başı beraber
George and Tom finished the race neck and neck. They were very
closed to each other during the race.
George ve Tom yarışı berabere bitirdiler. Yarış boyunca birbirlerine
çok yakındılar.
Neither fish nor fowl
Hiçbir özelliği yok
This mobile phone is neither fish nor fowl. It doesn't have even a
camera.
Bu cep telefonun hiç bir özelliği yok. Kamerası bile yok.
Neither here nor there
Önemi yok, konuyla ilgisi yok
Whether we win or lose is neither here nor there. The important
thing is to participate. Kazanmak ya da kaybetmenin önemi yok.
Önemli olan katılmak.
Neither hide nor hair
Ne Şam'ın şekeri ne Arap'ın yüzü. Hiçbir şey, hiçbiri, ne o ne bu
Children have been lost for two days. I haven't seen neither hide
nor hair of them.
Çocuklar iki gündür kayıp. Çocukların hiçbirini görmedim.
Never fear
Hiç korkma
I'll help you to finish this project. Never fear!
Projeyi bitirmende sana yardımcı olacağım. Hiç korkma.
Never had it so good
Şansı hiç bu kadar iyi olmamak
Normally I'm not a lucky person but I've won the lottery this week.
I never had it so good. Aslında şanslı bir insan değilimdir ama bu
hafta lotoyu kazandım. Hiç bu kadar şanslı olmamıştım.
odds and ends
ufak tefek şeyler, ıvır zıvır
I have to finish some odds and ends before I leave the office
Ofisten ayrılmadan ufak tefek şeyleri bitirmeliyim.
Off again on again
Belirsiz, kararsız
Whether we'll go to picnic or not is not certain yet. It's off again
on again.
Pikniğe gidip gitmeyeceğimiz henüz kesin değil. Belirsiz.
off duty
izinli
He doesn't wear his uniform off duty
İzinliyken üniformasını giymez.
on duty
görev başında, görevli nöbetçi
Are you the doctor on duty
Görevli doktor (nöbetçi doktor) siz misiniz?
on one's behalf
adına
Please let her speak on her behalf
Lütfen kendi adına konuşmasına izin verin
on the tip of one's tongue
dilinin ucunda olmak
It is on the tip of my tongue. I just can't remember meaning of the
idiom immediately.
Dilimin ucunda. Deyimin anlamını hemen hatırlayamadım.
once and for all
kati olarak, son olarak
I warn you on this once and for all.
Seni bu konuda son kez uyarıyorum.
once in a while
arada bir
I smoke once in a while
Arada bir sigara içerim.
once upon a time
bir zamanlar, vaktiyle
"Once upon a time in Mexico" is one of my favourite movies.
"Bir zamanlar Meksika'da" benim en sevdiğim filmlerdendir.
Open a can of worms
problem yaratmak, sorunları ortaya dökmek, sevimsiz olaylara neden
olmak
Marry's son is a naughty child and likes causing unpleasant
situation. He is really good at opening a can of worms.
Mary'nin oğlu çok yaramaz bir çocuk ve sevimsiz olaylara neden
olmaya bayılır.
pass the buck
topu başkasına atmak, sorumluluğu başkasına yüklemek
When something goes wrong, he always blames someone else; he passes
the buck.
İşler ters gittiğinde, o, her zaman başkasını suçlar; topu başkasına
atar.
Pick someone's brain
Birine çok soru sormak (bilgi almak için)
Ruth is picking Barb's brain to get new ideas for her project.
Ruth projesinde yeni fikirler kullanmak için Barb'a çok soru
soruyor.
pitch dark
zifiri karanlık
I switched of as the bedroom was pitch dark.
Yatak odası zifiri karanlık olduğundan ışığı açtım.
Pitch in
bir işe girişmek, birine yardım etmek
Gabhelle couldn't solve the mathematic problem own her own, Tom
pitched in.
Gabrielle matematik problemini kendi başına çözemedi, Tom ona yardım
etti.
play a trick on somebody
bir kimseye şaka yapmak, muziplik yapmak
When we were child, we played tricks on our teachers.
Küçükken öğretmenlerimize muziplik yapardık
Play with half a deck
Aptalca iş yapmak
John is very stupid, he acts senselessly all the time. He is playing
with a half deck.
John çok aptal, her zaman saçma sapan hareket ediyor. Aptalca iş
yapıyor.
point one's finger at someone
başkasını suçlamak
Brock never takes the blame for anything he does; instead, he points
his finger at his wife.
Brock, asla yaptığı hataların sorumluluğunu üstlenmez, bunun yerine,
karısını suçlar.
Pool one's resources
Kaynaklarını, güçlerini bir araya getirmek
Karen wants to combine her strengths with others, so she pools her
resources with them.
Karen güçlerini diğerleriyle birleştirmek istiyor, yani kaynaklarını
bir araya getirmek istiyor.
Pull oneself together
Kendini toplamak
After the accident Annie got into depression but she pulled herself
together quickly and she is fine now Kazadan sonra, Annie depresyona
girdi fakat kendini çabuk toparladı ve şimdi iyi.
Pull the wool over someone's eye
kandırmak, aldatmak
Martin promised her girlfriend that he would never go to a striptiz
club, but he did and pulled the wool over his girlfriend's eye.
Martin kız arkadaşına striptiz kulübüne gitmeyeceğine dair söz verdi
ama gitti. Kız arkadaşını kandırdı.
Rake someone over the coals
haşlamak, azarlamak
When Daniel ate all of William's apples. William raked him over
coals, he really got angry with him.
Daniel William'm bütün elmalarını yediğinde, William onu haşladı,
ona gerçekten çok kızdı.
Reach the boiling point
kontrol edilemeyecek noktaya gelmek, patlama noktasına gelmek
It was not easy to control his anger, because he reached the boiling
point after the latest news.
Öfkesini kontrol etmek kolay değildi. Çünkü son haberlerden sonra
patlama noktasına geldi.
ring a bell
yabancı gelmemek, bir şey hatırlamak
Her name rings a bell. It makes me remember one of the girls whom I
met on Jane's birthday.
Onun adı yabancı gelmiyor. Jane'nin doğum gününde tanıştığım
kızlardan birini hatırlatıyor.
Rock the boat
bir çuval inciri berbat etmek, mevcut durumu bozmak
Everything in her life has just started to be better since she lost
her family. Be careful not to say or do something which causes
trouble. Don't rock the boat!
Ailesini kaybettiğinden beri hayatındaki her şey yeni yeni düzelmeye
başladı. Sıkıntıya sebep olacak bir şeyler yapmamaya ve söylememeye
dikkat et. Bir çuval inciri berbat etme!
Run oneself ragged
Kendini helak etmek. Çok yorulmak
Jack has been working days and nights. He has been running himself
ragged in order to finish the project before the deadline.
Jack gece gündüz çalışıyor. Projeyi zamanından önce bitirmek için
kendini helak ediyor.
safe and sound
sağ salim
Charles is glad we got home safe and sound, without getting any
harm.
Charles, hiç zarar görmeden, sağ salim eve ulaşmamıza memnun oldu.
Save one's breath
çenesini yormamak
He avoids talking on your decision. He knows that you will not
change your mind. He saves his breath. Kararın hakkında konuşmaktan
çekiniyor. Kararını değiştirmeyeceğini biliyor. Çenesini yormayacak.
save one's face
(itibarını zedeleyebilecek bir durumdan) alnının akıyla çıkmak
The company shouldn't have damaged their reputation. Now, they have
to save their face without fabricating a document.
Şirket ününe zarar vermemeliydi. Şimdi sahte belge düzenlemeden
alnının akıyla bu işten çı/cmaları gerekli.
second hand
kullanılmış, ikinci el
I don't use second hand staff
İkinci el ürün kullanmam.
See eye to eye
aynı fikirde olmak
We have the similar opinion for the first time. I am glad that we
see eye to eye on politics.
İlk defa benzer görüşlere sahibiz. Aynı fikirde olduğumuza sevindim.
See red
çok öfkelenmek, gözü dönmek
The protestors became very angry. So, they saw red when the police
tried to stop them by using pressurized water.
Göstericiler çok sinirlendi. Yani, polisler tazyikli su kullanarak
onları durdurmak isteyince göstericilerin gözü döndü.
see the writing on the wall
tehlikeyi sezmek, gelecekte olacak sıkıcı bir olayı sezmek
Final destination series are about a person who survives an accident
as see the writing on the wall.
Son durak film serileri, bir kazadan kurtulan ve gelecekte yaşanacak
tehlikeleri sezen biri hakkındadır.
sell like hotcakes
peynir ekmek gibi satılmak
Luxurious second hand cars have been selling like hotcakes.
Lüks ikinci el arabalar peynir ekmek gibi satılıyor.
shoulder the responsibility
sorumluluk yüklenmek
When I agreed to help my teacher organize the party, I didn't know I
would shoulder all the responsibility.
Partiyi düzenlemede öğretmenime yardım etmeyi kabul ettiğimde, tüm
sorumluluğu benim yükleneceğimi bilmiyordum.
Show off
Hava atmak
Whenever Bill is with others, he always starts to talk about how
talented he is in music. He is showing off. Bill başkalarıyla
beraberken hep müzikte ne kadar yetenekli olduğunu anlatmaya
başlıyor. Hava atıyor.
take a back seat
geri planda kalmak
I took a back seat and let other co- partners arrange the
organization.
Geri planda kaldım ve diğer ortaklarımın organizasyonu
ayarlamalarına izin verdim.
take a powder
ayrılmak, çıkmak, tüymek
The stranger man in the street took a powder when he saw the police
car.
Caddedeki esrarengiz adam polisi görünce oradan ayrıldı.
take a shine to someone
birisine kanı ısınmak, kanı kaynamak
She hasn't take a shine to one of her colleagues since she started
to work. She really dislike her and her insincere behaviours..
İşe başladığından beri iş arkadaşlarından birine kanı kaynamadı.
Ondan ve onun samimi olmayan davranışlarından hoşlanmıyor.
take into account
hesaba katmak, göz önünde bulundurmak
I have an exam next week, you should take into account it while
making our holiday plan
Haftaya sınavım var, tatil planımızı yaparken bunu da hesaba
katmalısın.
Take it easy
Dinlenmek
Ted is reading a book at the beach. He is taking it easy.
Ted sahilde kitap okuyor. Dinleniyor.
take one's hat off to somebody
birine saygı duymak, birine hayranlık ifade etmek
We need to show our admiration for his accomplishment. Everybody
takes their hat off to him for the excellent job that he did.
Başarısı için beğenimizi göstermemiz gerekir. Herkes çıkardığı
mükemmel iş için ona saygı duyuyor.
take somebody by surprise
şaşırtmak, şaşkına çevirmek
She took me by surprise when she came up all of a sudden.
Birden gelince beni şaşırttı.
Take someone down a notch or two
Haddini bildirmek
In the class, Cheri is so rude that the teacher took her down a
notch or two.
Sınıfta Cheri o kadar kabaydı ki öğretmen ona haddini bildirdi.
take someone's breath away
heyecanlandırmak, -in nefesini kesmek
Bungee jumping makes me excited. Is there any extern sports which
take you breath away?
Bungee jumping beni çok heyecanlandırır. Senin nefesini kesen
ekstrem sporlar var mı?
take stock of a situation
enine boyuna tartmak
The police is still examining the case carefully. They are taking
stock of the murder.
Polis hala dosyayı dikkatli bir şekilde inceliyor. Cinayeti enine
boyuna tartıyorlar.
Upset the applecart
mahvetmek
Last time you spoiled birthday party by telling Jane before the
party and now don't upset the applecart by telling her who is
attending.
Geçen sefer partiden önce Jane'e söyleyerek doğum gününü mahvettin
ve şimdi kimin geldiğini söyleyerek bunu da mahvetme.
wait on someone hand and foot
birinin etrafında dört dönmek
I don't want him to wait on me hand and foot, I can take care of
myself.
Onun benim etrafımda dört dönmesini istemiyorum, ben kendime dikkat
edebilirim.
walk on air
Sevinçten havalara uçmak
Kate found her leather jacket she had lost. She is walking on air.
Kate kaybettiği deri ceketini buldu. Sevinçten havalara uçuyor.
wash one's hands of
elini eteğini çekmek
I have done all I can for her, and now, I am washing my hands of
him.
Onun için yapabileceğim her şeyi yaptım, şimdi ondan elimi eteğimi
çekiyorum.
watch one's step
ayağını denk almak
You had better watch your step talking to the manager because he is
so nervous today. Müdürle konuşurken ayağını denk alsan iyi olur,
çünkü bugün biraz gergin.
wear the trousers
evin reisi olmak
It is obvious that Maggy is in charge of earning money. She wears
the trousers.
Maggy'nin para kazanmaktan sorumlu olduğu bellidir. Evin reisi odur.
Welcome someone with open arms
birini nezaket ve içtenlikle karşılamak
My parents will be happy to see you. I am sure they will welcome you
with open arms.
Ailem seni gördüğüne sevinecek. Seni içtenlikle karşılayacaklarından
eminim.
well off
hali vakti yerinde
Children from well- off families would rather to play computer games
than go outside.
Hali vakti yerinde ailelerin çocukları dışarı çıkmaktansa bilgisayar
oyunları oynamayı tercih ediyorlar.
wet behind the ears
genç ve tecrübesiz olmak
She is wet behind the ears. She does not have that much experience
and knowledge on trade. O genç ve tecrübesiz. Ticaret üzerine çok
deneyim ve bilgiye sahip değil.
wheeling and dealing
alavere dalavere
It's a book about all the wheeling and dealing going on in financial
markets.
Bu, para piyasasında yapılan tüm alavere dalavereyi anlatan bir
kitap.
Whistle in the dark
korkmuyormuş gibi davranmak, Kafadan sallamak
They were lost in the forest but they were whistling in the dark.
She doesn't have any idea on this subject, she is just whistling in
the dark.
Ormanda kaybolmuşlardı ama korkmuyormuş gibi davranıyorlardı
Bu konu hakkında bir fikri yok, sadece kafadan sallıyor.
KAYNAK: İNGİLİZCE ÖĞRENME KILAVUZU
YAZAN: ALİ ÖZDEMİR
|