ANA SAYFA         HABER - YORUM - EĞİTİM - SAĞLIK - EKONOMİ - SANAT - EDEBİYAT - KİTAP - KÜLTÜR - SPOR...   

 

 

“Suçlu ben değilim”

Milyonlarca yıl içinde oluşturduğum bir düzenim vardı. Üzerimde onbinlerce bitki ve canlı dengeli biçimde yaşardı.


İnsanlar hızlıca çoğaldılar. Aç gözlü biçimde ormanlarımı, ovalarımı, sularımı işgal etmeye başladılar.
Özellikle 19. yüzyıldan sonra daha çok tüketme krizine giren insanlar kontrolsüz ve acımasız bir sanayileşme sürecini başlattılar. Bir asır gibi çok kısa süre içinde dünyada yaşayan insan sayısı iki kat arttı.


100 metrekareden küçük evleri, 1500 cc’den küçük motorlu taşıtları, doğal gıdaları beğenmez oldular. Her şeyin daha büyüğünü istediler. İşlemden geçmiş rafine gıdaları bir matah sandılar.
 

Su, toprak ve havayı binlerce yıl kullanılamaz hale getiren kurşun, civa, bakır, plastik, deterjan, petrol gibi maddeleri hoyratça kullandılar. Atıklarını arıtmadan doğaya bıraktılar.
 

En verimli ovalara şehirler kurdular. Bilimcilerin uyarılarını hiç dinlemeden depreme dayanıksız yapılar ürettiler.
 

Benim dengemi sağlayan vahşi hayvanlar acımasızca katledilince, ormanlar yakılınca, ovalar çölleştirilince kötü sona doğru gidiş hızlandı.
 

Toprağım kirlendi. Ormanlarım azaldı. Erozyon dağlarımı çoraklaştırdı. Göllerim kurutuldu. Dere yataklarım imara açıldı. Denizlerim doldurularak yol yapıldı. Ozon tabakam kimyasallarla delindi.
 

Hiçbir ilkeyi göz önüne almadan yapılan hoyratlıklar beni yaşanılabilir bir ortam olmaktan çıkarmaya başladı.
 

Hızlı üremeye devam eden, aç gözlü olmaktan vazgeçmeyen, az tüketmeye razı olmayan toplumlar daha çok felaketlerle baş başa kalacaklarını akıllarından çıkarmasınlar.
 

Sıcaktan kavrulunca, su altında kalınca, depremde ölünce, tarımdan verim alamayınca beni suçlayan insanoğluna sesleniyorum. Suçu işleyen sensin. Suçlu sensin. Kendine çekidüzen ver. Normalleş. Bilimin dediği yoldan git. Suçu doğanın üzerine atma. Önce aynaya bak ve kusurlarını düzelt.

 

Ali Özdemir

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yenilenebilir enerji kaynakları


AB’nin en güçlü ülkesi olan Almanya elektrik enerjisi gereksiniminin yüzde 10’unu rüzgar ve güneşten elde ediyor.
 

80 milyon kişinin yaşadığı bu ülkede neredeyse her köyde yel değirmenine benzeyen, rüzgardan elektrik üreten kuleler var. Tüm ülke çapında bulunan kule sayısı 18-20.000 adet dolayında.
Şahıslar ya da tüzel kişiler devletten aldıkları düşük faizli kredilerle “uygun” yerlere küçük güçlü rüzgar santralleri kuruyorlar. Buralarda ürettikleri enerjiyi de devlete satıyorlar.
 

Son 10 yıldır yaygınlaşan başka bir konu ise tüm mesleki eğitim kurumlarında ve üniversitelerde güneş ışınlarını, rüzgarı, hidrojeni, “bor”u elektrik enerjisine dönüştürme üzerine yapılan çalışmalardır.
 

Almanya önümüzdeki 50 yılın enerji gereksinimi projeksiyonlarını yapıyor ve fosil yakıtların tükenmesi durumunda gücünü korumak için yenilenebilir enerji kaynakları geliştirme yollarını arıyor.
 

Almanya’nın yıllık olarak aldığı güneş ışını miktarı TC’nin ve KKTC’nin sadece yüzde 30’u kadar olmasına rağmen yaptıkları yatırımlar imrenilecek düzeydedir.
 

TC’de başta Ege ve Muğla Üniversitesi on yıldır güneş ve rüzgardan enerji elde etme konusunda projeler geliştirmektedir. KKTC’de de başta Sedat Simavi Endüstri Meslek Lisesi Elektrik-Elektronik alanı öğretmenleri olmak üzere birkaç özel sektör mensubu Ada halkını bu konuya eğilmeyi sağlamak için çaba sarf etmektedir. Ancak yapılan çalışmalar kamunun tümüne ulaşabilmiş değildir. Kamu ve özel sektöre ait tv, radyo, internet sitesi, gazete gibi iletişim araçları çar-çur içerikli, kusturucu magazin haberlerine ayırdıkları zamanın onda birini bu konuya ayırsalar başka bir toplum olmaya başlarız.
 

Türkiye Devleti enerji kaynakları konusunda yüzde 65 oranında dışa bağımlıdır. Yani petrol ve doğalgaz vanaları kapatıldığı anda ülkenin çıkış yolu yoktur. Aynı durum KKTC için de geçerlidir.
 

Atalarımız “hafıza-i beşer nisyan ile maluldur (insan aklı unutmaya eğilimlidir)” diyerek durumu özetlemişler. Bizler de yokluk günlerini çok çabuk unutuyoruz. Şu an elektrik enerjisi konusunda bir “arz” sıkıntısı söz konusu değildir. Ancak bu durumun sonsuza kadar böyle devam etmeyeceği bilinmelidir.
 

KKTC’nin iklimi güneş ve rüzgardan elektrik elde etmeye uygundur. Emeğin çok ucuz olduğu Uzakdoğu ülkelerinde üretilen güneş pili (solar cell) panelleri herkesin satın alabileceği fiyatlara düşmüş haldedir. Dünyayı sömürmekten usanmayan küresel markaların 1000 dolarlar seviyesinde sunduğu bir panel Uzakdoğu markalarında 50 dolara kadar inmiştir. Bir evde bulunan 10 kadar elektrikli aygıtın gereksinimini karşılayacak paneller ve diğer yardımcı elektronik aksamlar bir villanın maliyetinin yüzde 10-20’si kadarına düşmüştür.
 

Çevreyi kirletmeyen, ulusal enerji hatlarının yükünü azaltan, maliyetleri azaltan, manyetik alanın çok dar bir alanda oluşmasını sağlayan yenilenebilir enerji kaynakları üzerinde devletin öncülüğünde yeni projelerin başlatılmasında yarar olduğunu düşünüyorum.
 

Dünya ülkeleri bu konuda koşarken biz hiçbir şey yapmazsak yaklaşık 200 sene gecikerek getirebildiğimiz matbaanın ortaya çıkardığı olumsuzluklarla yine karşılaşırız.

Ali Özdemir-2010

 

 

Enerji ve mal savurganlığı
Bir ofiste, odada klima çalışırken kapı ya da pencere açılırsa aygıtın termostatı devreyi denetleyemeyeceğinden enerji tüketimi iki kat artar. Bu temel bilgiyi herkesin aklından çıkarmaması gerekir.


Dünyanın en zengin toplumları bile kaynaklarını savurma konusunda çok dikkatlidir. İsveç ve Finlandiya'da insanların kullandığı minik tıraş bıçakları bile geri toplanır. Hiç bir elektrikli aygıt doğrudan çöpe atılmaz. Almanya'da her evin önünde üç tane çöp kutusu yer alır. Çocuğundan yaşlısına kadar herkes çöplerini doğru kutuya atarak ülkesine katkı yaptığını düşünür. Yine aynı ülkede marketlerde satılan plastik ya da cam ambalajlı her üründen depozito bedeli alınır. Alışveriş merkezleri çevre kirliliğini azaltmak için poşetleri bile parayla satar.


Boş yere yanan lambalar, açık havayı ısıtmak/soğutmak için acımasızca çalıştırılan klimalar, elektrikli sobalar, rölantide uzun süre çalıştırılan taşıtlar, ihtiyacın üzerinde satın alınarak tüketilemeden çöpe atılan gıdalar, uzaktan kumandayla kapatıldığı için enerji harcamaya devam eden aygıtlar bizi batırıyor.
Toplumumuz ne yazık ki yokluk günlerini çabuk unutmaya eğilimli. Suyu, elektriği, doğayı, gıdaları, eşyaları bolca tükettiğimizde çağdaşlık düzeyine eremeyiz. Sadece dünyada yaşanan gelişme yarışında biraz daha geriye düşeriz.


Enerji tüketiminin çokluğuna bakılarak kalkınmışlık düzeyi saptanıyor olsaydı petrol zengini Arap ülkeleri dünyanın en çağdaş toplumları haline gelirdi.


Enerji tutumluluğu konusunda duyarlı olan insan sayımız ne yazık ki çok az. Az sayıda olan bireylerimiz ise cimri damgasıyla aşağılanıyor.


Elektrikle ısıtma yapan aygıtların fiyatı çok yüksektir. Isıtma verimleri ise son derece düşüktür. Bakımları da masraflıdır. Öte yandan kullanım ömürleri diğerlerinden kısadır.


KKTC koşullarında en ekonomik ısınma LPG'li ısıtıcılarla yapılandır. LPG'nin gazyağına göre yarattığı kirlilik de çok daha azdır.


Elektrikli ısıtıcılar ve klimalar belki konforlu olabilir ama bunların doğaya ve cebe verdiği zarar sanılandan yüksektir. Elektrik nasıl doğayı kirletir derseniz fuel oil ya da kömürle çalışan bir santrali görmenizi öneririm. Öte yandan elektrik akımının taşındığı hatların etrafında oluşan elektromanyetik alanların canlılara verdiği zararı da unutmamak lazımdır. 1000-3000 Watt arası güç çekerek çalışan, yaşadığınız mekanı ısıttığınız aygıtın çektiği akım 10-30 Amper düzeyindedir. Bu kadar çok akım çekerek çalışan bir aygıtın yaydığı manyetik alan özellikle hamileler, bebekler ve çocuklar üzerinde inanılmaz derecede zararlıdır.

Ali Özdemir

 

Vazgeçin şu avcılıktan…

Sıktığınız kurşunlar bitkileri, ağaçları, hayvanları, atmosferi katlediyor.
Hem ava gidip hem de çevre kirleniyor, yaşam alanlarımız mahvoluyor diye konuşmayınız.
Demokrasiye, eşitliğe, adalete, özgürlüğe saygısı olan hiçbir kimse eline silah alıp doğaya saldırmaz, saldırmamalı.
Vurduğunuz her yabanıl hayvan size orman azalması, sıcaklık artışı, çevre kirlenmesi olarak geri dönecektir.
İlkokul mezunu olan bir kişi bile yabanıl hayvanların yok edilmesinin ne gibi sonuçlar doğurabileceğini bilir.
Silah sanayisinin ortadan kalkmasını, dünyada barışın yayılmasını, tüm canlıların açlık içinde kıvranarak yaşamamasını istiyorsanız kurşun atmayınız.
Hayvanları besleyip keserek tüketmek başka şey, doğanın dengesini koruyan yabanıl hayvanları canice öldürmek başka şeydir.
Siz insan üstü yaratıkların dünyaya gelip çocuklarınızı lazer silahlarıyla avlamasını ister misiniz? O halde kekliği, tavşanı, geyiği vb. de vurmayın efendiler…
Yaşar Kemal’i, Nihat Genç’i, Zülfü Livaneli’yi, Ayşe Kulin’i, Pınar Kür’ü, Leo Buscaglia’yı, Doğan Cüceloğlu’nu, Mümin Sekman’ı, Acar Baltaş’ı, Suna Tanaltay’ı, Alfred Adler’i, Alvin Toffler’i, Üstün Dökmen’i, Münir Arıkan’ı, Elif Şafak’ı, Orhan Pamuk’u vb. okuyan, seven, fikirlerini yaşatmak isteyen bir insanın hayvan ve çevre katliamına sessiz kalması düşünülemez.
Bizlerin dostu olan hayvanları hangi vicdani ölçülerle yokedebilyorsunuz? Eğer bu normalse, Afrika’da açlıktan, kimyasal artıklardan, kıtlıktan, kuraklıktan kıvrana kıvrana ölen insanların yaşadıkları da normaldir.
Mizahi bir söz var, “boks sporsa, savaşlar da olimpiyattır” diye. Bu yaklaşıma göre av sporsa savaşlar da spordur…
 

Ali Özdemir

 

 

Akü ve piller doğayı zehirliyor

KKTC'de dünya standartlarının çok üzerinde bir sayıda yani 245.000 adet taşıt var. Hurdaya çıkarılanları da sayarsak yaklaşık 300.000 adetlik bir taşıt kitlesiyle karşılaşırız.

Araçlarda kullanılan pil ve akülerin 3-5 yıl kullanım ömrü vardır. Kullanım ömrünü tamamlayan, içeriğinde kurşun, bakır gibi ağır metaller bulunan akü ve pillerin rasgele çöpe atılması yer altı sularının ve bitkilerin kanserli hale gelmesine yol açıyor.

Geçenlerde Haspolat'ta bulunan, adını açıklayamayacağım bir oto hurdalığında çalışan kadın, çocuk ve erkeklerin eski otolardan söktükleri kurşunlu aküleri maske takmadan, eldiven giymeden parçaladıklarını, çevreye zararlı metalleri sağa sola saçtıklarını gözlemledim. Açıkta bırakılan, toprağa konan bir akünün kurşun madeni yağmur suları sayesinde adanın tüm su kitlesini kanserli hale dönüştürebilecek yeterliliktedir.

KKTC Sağlık Bakanlığı'nın ve ilgili birimlerin kurşun, bakır vb. gibi kansorejen maddeler içeren pil ve aküler konusunda çok acilen önlem almasını diliyorum. Eğer yeterli önlemler alınmazsa gelecek yıllarda kanser vakaları katlanarak artacaktır.

Ali Özdemir

 

 

 

 

Uzakdoğu mallarını satın alırken


6.8 milyar kadar insanın yaşadığı dünyada özellikle 1.5 milyara yakın nüfusuyla Çin tüm ülkelerin iç tüketim pazarlarını ele geçiriyor. Evlerde ve iş yerlerinde kullanılan ürünlerin hemen hemen tümü son 10 yıldır Çin'de üretilmeye başlandı.
Plastik leğenden otomobile değin bir çok üründe “Made in China” ya da “Made in P.R.C.” damgasını görmek mümkündür.
Dünya hızla küreselleşiyor. Siyasal sınırlar anlamını yitiriyor. Paranın ve malın ülkesi, devleti belirsiz olmaya başladı. İsteyen girişimci istediği malı istediği ülkede ürettirebiliyor.
Tüketici olarak bize düşen bilinçli bir alıcı olmaktır. Herhangi bir ürünü satın alırken ilk önce fiyatı göz önüne almak doğru bir yaklaşım değildir.
Özellikle mutfak gereçlerini bilinçsizce almak başta kanser olmak üzere bir çok hastalığı tetikleyebilmektedir. Uzak Doğu ülkelerinde, özellikle Çin'de bulunan kimi firmalar insan sağlığını hiçe sayıp kansorejen özellikli kimyasallar kullanarak kap kacak (tabak, tencere vb.) üretimi yapmaktadırlar. Üzerinde TSE, CE, ISO gibi kalite belgeleri bulundurmayan eşyaların sırf ucuz diye alınıp kullanılması asla doğru değildir.
Ucuz olduğu için çok tercih edilen Çin malı kablo, priz, şalter, radyo, TV, DVD çalar vb. gibi ürünler son derece kalitesiz ve kısa ömürlüdür. Dünya çapında saygınlığı olan markaların kötü birer taklidi olan elektrikli-elektronik cihazların kullanılması son derece sakıncalıdır.
İngilizlerin “ucuz mal alacak kadar zengin değilim” sözü bir çok gerçeği dile getiriyor. Kanser yapıcı boyalar, kaplamalar, kurşun bileşikleri kullanan kalitesiz malları kullanmayarak üretilmesine engel olabiliriz.
Ürünü çok ucuza veren, yedek parçası, yetkili servisi, bulunmayan, garantisi olmayan ürünleri satın alarak paramızı sokağa atmak doğru değildir.
1980'li yıllardan sonra küresel dünyaya eklemlenen, gümrük/koruma duvarlarının arkasına saklanmaktan kurtulan Türk malları günümüzde asla kalitesiz değildir. Denizli, Bursa, Manisa, Konya, Gaziantep gibi illerimizde bulunan fabrikalar dünyanın en bilinen markaları için üretim yapmaktadır. Fransa'dan, ABD'den, İngiltere'den satın alınan tekstil ürünlerinin yaklaşık yüzde 50'lik dilimi aslında Türkiye'de yapılmaktadır. Yine AB ülkelerinde satılan TV, buzdolabı, fırın gibi ürünlerin her ikisinden biri Arçelik, Beko, Vestel, Grundig, Profilo tarafından üretilmektedir. O nedenle TSE, CE, ISO kalite belgelerini taşıyan Türk mallarının yeğlenmesi toplumumuzun dünya liginde üst sıralara taşınmasına neden olacaktır.
Almanya, Fransa, Belçika vb. Gibi ülkelerde bulunan alışveriş merkezlerinde pazarın hakimi kendi mallarıdır. Avrupalı'nın milliyetçilik anlayışı lafta değil uygulamadadır.
Ali Özdemir




 

 

 

 

www.aliozdemir.net

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

Facebook'ta Paylaş